Kur'an-ı Kerim SÖZLÜĞÜ

Kur'an-ı Kerim 6236 ayet ve 114 sureden oluşan bir kitaptır. Bu sitede kitabın anlaşılmasını kolaylaştırmak amacı ile semantik (anlamsal) ontoloji, ve içeriğinde bulunan kök-sözcük ve sözlük çalışması yapılmıştır.

Sözlüğe ulaşmak için aşağıdaki Tablo'da3 "Unicode" kolonunda bulunan harflere tıklayınız

Unicode Yazılış İsim Çeviri Fonetik karşılık (IPA)
Yalın Sonda Ortada Başta
ا‎ ﺍ‎ ﺎ‎ elif ʾ / ā /aː/
ب ﺏ‎ ﺐ‎ ﺒ‎ ﺑ‎ be b /b/
ت‎ ﺕ‎ ﺖ‎ ﺘ‎ ﺗ‎ te t /t/
ث ﺙ‎ ﺚ‎ ﺜ‎ ﺛ‎ s̠e  (thθ) /θ/
ج ﺝ‎ ﺞ‎ ﺠ‎ ﺟ‎ cīm ǧ (jg) [ʤ] / [ʒ] / [ɡ]
ح‎ ﺡ‎ ﺢ‎ ﺤ‎ ﺣ‎ ḥā /ħ/
خ‎ ﺥ‎ ﺦ‎ ﺨ‎ ﺧ‎ ḫa  (khx) /x/
د‎ ﺩ‎ ﺪ‎ dāl d /d/
ذ‎ ﺫ‎ ﺬ‎ z̠el  (dhð) /ð/
ر ﺭ‎ ﺮ‎ ra r /r/
ز‎ ﺯ‎ ﺰ‎ ze z /z/
س ﺱ‎ ﺲ‎ ﺴ‎ ﺳ‎ sīn s /s/
ﺶ‎ ﺶ‎ ﺸ‎ ﺷ‎ şīn š (sh) /ʃ/
ص ﺹ‎ ﺺ‎ ﺼ‎ ﺻ‎ ṣād /sˁ/
ض ﺽ‎ ﺾ‎ ﻀ‎ ﺿ‎ ḍād /dˁ/
ط‎ ﻁ‎ ﻂ‎ ﻄ‎ ﻃ‎ ṭā (tı) /tˁ/
ظ ﻅ‎ ﻆ‎ ﻈ‎ ﻇ‎ ẓa (zı) /ðˁ/ / /zˁ/
ﻉ‎ ﻉ‎ ﻊ‎ ﻌ‎ ﻋ‎ ayn ʿ /ʕ/
ﻍ‎ ﻍ‎ ﻎ‎ ﻐ‎ ﻏ‎ gayn ġ (gh) /ɣ/
ف‎ ﻑ‎ ﻒ‎ ﻔ‎ ﻓ‎ fe f /f/
ق‎ ﻕ‎ ﻖ‎ ﻘ‎ ﻗ‎ kāf q /q/
ك‎ ﻙ‎ ﻚ‎ ﻜ‎ ﻛ‎ kef k /k/
ل ﻝ‎ ﻞ‎ ﻠ‎ ﻟ‎ lām l /l/, (/lˁ/ yalnızca Allah lafzında)
م‎ ﻡ‎ ﻢ‎ ﻤ‎ ﻣ‎ mīm m /m/
ن‎ ﻥ‎ ﻦ‎ ﻨ‎ ﻧ‎ nūn n /n/
ه‎ ﻩ‎ ﻪ‎ ﻬ‎ ﻫ‎ he h /h/
و ﻭ‎ ﻮ‎ vāv w / ū /w/ / /uː/
ي‎ ﻱ‎ ﻲ‎ ﻴ‎ ﻳ‎ ye y / ī /j/ / /iː/

Arapça (اللغة العربية, el-luġatu l-‘arabiyye ya da sadece عربي, ‘arabī), "Hami-Sami Dilleri Ailesi'nin Sami" koluna mensup bir dildir. İslâm'ın kutsal kitabı Kur'an, Arapça dilindedir. Günümüzde 60 ülkede konuşulan Arapça, dünya genelinde en çok konuşulan 5. dil olup aynı zamanda Birleşmiş Milletler'de kabul edilen 6 resmî dilden birisidir.
Standart Arapça olarak kabul edilen bu dil (العربية الفصحى) Arabiyyet-ül fushâ (Fasih, Düzgün Arapça) olarak ifade edilir ve tüm Arap devletlerinin resmî dilidir. Arap Yarımadası ve Kuzey Afrika'da halkın çoğunluğunca, İran ve Türkiye'de ise Arap azınlıklarca kullanılan diller, Arapçanın lehçeleridir. Standart Arapça herhangi bir ülkede halk dili olarak konuşulmamakla beraber resmî dil olduğu için eğitim görmüş her Arap standart Arapçayı anlar ve konuşabilir. Standart Arapça olarak kabul edilen dil Kur'an'ın dilidir. Kur'an Arapça olması nedeniyle Arap dili İslâm dininde özel bir yere sahiptir.
Arap dili alfabesi 28 harften oluşur. Bu harfleri oluşturan temel şekil sayısı ise 17'dir. Arap yazısı sağdan sola doğru akış sergiler. Harflerin tamamına yakını sessizdir (sâmit). Harflerin seslenmesini sağlayan; ancak dinî metinler ve şiirler dışında pek kullanılmayan işaretler hareke ismini alır. Arap harflerinin yazılışları, kelimenin başında, ortasında ve sonunda bulunmalarına göre kısmi değişiklikler gösterir.
ي و ه ن م ل ك ق ف غ ع ظ ط ض ص ش س ز ر ذ د خ ح ج ث ت ب
Aslen Arap yarımadasına özgün bir dil olmakla beraber 7. yüzyıldan itibaren İslamiyet'in yayılmasıyla çok geniş bir coğrafyaya yayılmış, İslâm dininin kültürel baskınlığı ile birlikte zaman içinde Önasya, Mısır ve Kuzey Afrika’nın yerel dillerine baskın gelmiş ve bu bölgelerin de dili haline gelmiştir. Zaman içinde İspanya'dan Güneydoğu Asya'ya kadar çok geniş bir coğrafyanın üst kültür dili olmuştur. Günümüzde Fas'tan İran sınırına kadar yaklaşık 225 milyon insanın anadili olsa da günlük konuşmada bölgeden bölgeye büyük farklılıklar gösterir. Ancak Kuran-ı Kerim'in yazıldığı dil olan 7. yüzyıl Hicaz Arapçası günümüze değin değişmeden kaldığı için Standart Arapça (Fusha) kabul edilir ve değişik bölgelerden Arapların birbirleriyle anlaşabilmek için kullandıkları dildir. Arap devletlerinin resmî dili olduğu için eğitim ve basın yayın da bu Standart Arapça (Fusha) ile yapılır.1

DİL BİLGİSİ

Diğer Sami dilleri gibi, Arapçada da sözcüklerin çoğunluğu üç sessizden, daha az sayıda dört, ondan daha az sayıda beş sessiz harften oluşan bir "kökten" türetilirler. Bir kökten on değişik "vezin" üretilebilir. Bu vezinler üç sessiz harfe ünlülerle "Hareke" sistemiyle ses ekleyerek ya da bir takım "ön ekler" ile elde edilir. Her vezinde aynı kökle alakalı ancak ayrı ayrı başka anlamlar ifade eden bir konsept vardır ve her vezinden kendi içinde bir fiil, bir ya da birkaç fiilden türetilmiş isim, ve fiili yapan bir özne ile fiile maruz kalan bir nesne türetilebilir.
Arapçada ismin üç hali vardır. İsmin halleri sözcüğün sonuna eklenen ünlü hareketleriyle betimlenir: (damme, fetha ve kesra). Dilin gramer yapısı büyük ölçüde bu hareke (seslendirme) sistemine dayanmaktadır. Kısa bir un sesi veren damme ismin "yalın" halini betimler. Takribi kısa bir "e" sesine denk gelen fetha nesneyi betimler. Kısa bir "i" sesine denk gelen kesra ise "edatları ve tümleçleri betimler". Ancak bunun pek çok istisnası vardır ve hareke sistemi yan cümleciklerde ve dilin çeşitli yapılarında değişikliğe uğrayabilir. Günlük konuşmada ve yazıda bu hareke sistemi çoğunlukla ihmal edilir.
Arapçada zamanlar temelde geçmiş ve geniş olmak üzere iki zamandan oluşur. Ayrıca bir şimdiki zaman yoktur. Gelecek zaman şimdiki zaman çekiminin başına "(س)se-" öneki getirilerek oluşturulur. Ancak geniş zamanın da değişik türevleri bulunur ve bazı kişi çekimlerinde hareket değişebilir. Her fiil geçmiş ve geniş (şimdiki) zamanda on iki tip kişi zamirine göre çekilir (1. tekil ve çoğul, 2. erkek tekil, ikil (dual) ve çoğul, 2. dişi tekil, ve çoğul, 3. erkek tekil, ikil ve çoğul, 3. dişi tekil ve çoğul).
Sıfatlar ve rakamlar da cinsiyete göre çekilir. İnsan olmayan çoğullar dişi tekil sıfat tamlaması alırlar.
Arapçada sessiz harflere ses veren harekeler yazıda gösterilmeyebilir. Kalın ve ince sesler için ünsüzler değişir. Bu yüzden Türkçede aynı harfi kullandığımız pek çok sözcük Arapçada farklı iki sessizle yazılır. (Sayf=yaz (sad, ya, fe); Seyf=kılıç (sin, ya, fe); Kalb=kalp (kaf, lam, be); Kelb=köpek (kef, lam, be) gibi).

Meal ve Tefsirler

Kur'anın bir metin olarak, 14 asır evvel önce yaşanmış bir hayatı yönlendirirken neler söylediğini, sorunları çözerken hangi değerleri esas aldığını, o günkü toplumu nereden nereye getirdiğini anlamak için okunması icap eder.
Çünkü bunlar bizim şu anki sorunlarımızı çözerken de lâzım olacaktır. Demek ki; Kur'anın hitabı tarihsel, mesajı evrenseldir. Kuranı bir meal olarak baştan sona okumak işte bunun için lâzımdır. Yani:
  • Sorunları nasıl çözmüş?
  • Hangi sorunlar hakkında ne demiş?
  • Dünyayı nasıl açıklamış?
  • Dün, bugün ve yarın hakkında neler söylemiş?
  • İnsan, yaşam, ölüm, iyilik, kötülük vb. "Ben kimim ve bu hal neyin nesi" gibi insanoğlunun en kadim sorularına nasıl yaklaşmış?
  • Kendi etkin tarihi içinde nasıl bir işlev görmüş?
  • Neymiş ki ne yapmış, nereden alıp nereye getirmiş?
Bütün bunlar, olayı "doğru anlamak" ve "kendi yaşayan hayatımızı onunla yeniden inşa etmek için şarttır". Aksi halde bir "eskiçağ metni üzerinde" araştırmalar yapan "Kuran arkeloğu" oluruz, başka bir şey değil. Dahası üzerinden "makam, mansıp, rütbe ve şan elde etmek için" araştırmalar yapmış oluruz ki; bu durum hüsrana uğramak için yeter de artar bile.
Türkiyede "meal" kavramı genellikle yanlış kullanılmaktadır. Örneğin çoğu meallerde şöyle yazdığını görüyoruz: "Kur anı Kerim ve Yüce Meali." Bu aslında  şu demektir; "Kur an-ı Kerim ve benim ona getirdiğim yüce yorum." (!)
Burada meal metninin esas metin olduğu veya onu yorumsuz yansıttığı yanılsaması vardır. Çünkü "Önce metni yorumsuz olarak verip ardından dipnotta kendi  yorumunu katmak" gibi bir "anlayış" yaygınlaşmıştır. Oysa bu yanlıştır. Çünkü bizzat  meal zaten "yorumlanmış olan" demektir. Sonra dipnotta neden böyle yorumladığınızın savunmasını yapar, gerekçelerinizi gösterirsiniz.
Demek ki; "meal" kelimesini yaşayan Türkçe'de kullanıldığı şekilde kullanmak gerekiyor. Örneğin bir Türkiyeli kahvede konuşurken "Filanın konuşmasını dinledim veya yazısını okudum, mealen şöyle diyordu..." der. İşte "meal" tam da budur. Çünkü her meal bir yorumdur. Dahası, önceki çağlarda ortaya çıkmış bir durumu (burada metni) meydan okuyucu bir dinamizmle sürdürmek için, tarihin gerisinde kalmama çabası demek olan "içtihat" ile aynı kategoride değerlendiririz. Şu halde yaşanmış tarih geride kaldığı, elimizde ancak o yaşanmış tarihi yönlendiren metinler kaldığı için metinde geçmeyeni, metinle birlikte bugüne gelemeyeni anlamak isteriz. İşte meal tam da burada lâzımdır.
Demek ki; Ku'rana meal verirken zihnî bir performans ortaya koymanız ve ister istemez kendinizi anlamın içine katmanız kaçınılmazdır. Bu durumda "Yorum katmadan veriyorum" sözü eğer bir kast-ı mahsusa yoksa "okuyanı aldatma" olarak görülmek durumundadır.
Çünkü; "bir dilden başka bir dile", hele de "bir çağdan başka  bir çağa" aktarma yapmanın bizzat kendisi zaten yorumdur.
Örneğin bir meal hazırlayıcısı "zevç veya zevce" kelimesine "koca, eş, karı, hanım,  hatun vs." sözcüklerinden birini seçmesiyle zaten yorumlamada bulunmaktadır. Yani zevceyi hanıma, karıya, eşe vs. yormaktadır. Bunu yaptığı anda da aslında "kendisinin kadına bakışını", çevirdiği metne yansıtmış olmaktadır. Yani kendini anlama katmaktadır. Şu halde "Yorumsuz verdim" nasıl denebilir?
Keza her insan kendi çağının çocuğudur. Kendi "çağ, iklim, dil, tarih, coğrafya ve kültür evreninden" âdeta süt emerek büyür. Bu durum onu kendi çağının çocuğu yapar. Böylece eski bir çağın göğsünden süt emerek oluşmuş bir metin, kendi çağının göğsünden süt emerek oluşmuş bir zihinde bu haliyle yankılanır.
İşte "çeviri,  meal, tefsir vs." hepsi de değişik oranlarda bu zihindeki yankılanmayı ifade eder.  Demek ki metni yorumsuz yani yankılanmasız vermek diye bir şey olamaz. Bilakis yorumda isabet etmek diye bir şey söz konusu olabilir. Zihniyet dünyanızdaki yankılanma ile bir şeyi bir şeye yormuş olursunuz.
Yani; bir dili bir dile, bir çağı bir çağa, bir iklimi, tarihi ve kültür evrenini diğerine "getirerek" yormuş olursunuz.  Zaten her halükârda yorum yapıyorsunuz da acaba isabet ettiniz mi etmediniz mi,  asıl önemli olan budur.
Kuran meali çalışmasıyla aslında şu yapılmış oluyor: Yedinci yüzyıl Sami/Arap dil, tarih ve kültür evreni ortamında ortaya çıkmış bir metin, 21. yüzyıl  Türk dil, tarih ve kültür evreni ortamına getirilmiş oluyor. Zaten ele aldığımız asıl metin Kur'anda Allah'ın katından yedinci yüzyıl Sami/Arap dil, tarih ve kültür  evrenine bir indirgemeydi.
Dikkat ediniz; o ortamda ortaya çıkan "metin" bu ortama getiriliyor. Bu metni ortaya çıkaran arka plan ise tüm aktörleriyle birlikte orada kalıyor, çünkü hepsi "tarih oldu".  Dolayısıyla eksik gelen bir şey var, zira elde sadece metin var. Metni ortaya çıkaran "arka plânın" bu günün ortamına getirilmesi ise artık tümüyle imkânsızdır.
Demek ki; sadece metni içinde doğduğu çağın (ortamın) göğsünden sökercesine alıp buralara getirmek pek bir anlam ifade etmemektedir. Ortam oralarda kaldığı için de artık metinde "geçmeyeni duyabilme" ve bunun için de kendini anlama katma (meal)  kaçınılmaz olmaktadır. Bunun tek istisnası bir zaman mekân makinesini binip o günkü çağa (ortama) gitmektir. Hemen anlaşılabileceği gibi bu ise artık imkânsızdır, çünkü tarih (zaman) geriye doğru işlemez... (Recep İhsan ELİAÇIK)

Şu halde; bu çalışmanın amacı, "okuyucu ve kullanıcısını" mümkün olabildiğince Kur'anın verdiği "mesajı yaşadığı ana taşıyabilmesine" ve bizzat yorumuna, "mealine kendisinin katılmasına" katkıda bulunmaktır.